SÜREKLİ GÜÇLÜ OLMAK ZORUNDA HİSSETMEK NEDEN OLUR?

Sürekli güçlü olmak zorunda hissetmek… Cümleyi böyle kurduğumuzda daha en başta bir mesaj da veriyoruz: “bu biri tarafından dayatılan bir zorunluluk ve bunu yapmak zorunda değilsin” mesajı. Peki, gerçekten öyle mi? Yani gerçekten de güçlü olma hissi, bir zorunluluk mu? Ve bu bize biri tarafından mı dayatıldı? Cevap hem evet hem hayır. Gelin birlikte güçlü olma duygusunun altındaki dinamiklere bakalım. Elbette şunu aklımızdan çıkarmadan: Herkesin cevabı, kendi hikayesinde gizlidir. Burada yalnızca genel geçer, sınırlı birkaç cevaptan bahsedeceğiz.

Hikayeyi baştan alalım. Bir bebek düşünün. Dünyaya geldiğinde son derece savunmasız ve hayati derecede annesine bağımlıdır. Bebeğin böyle zamanlarda ruhsal anlamda bir gücü yoktur. Annesi ne yaparsa ona koşulsuz uyumlanır. Fakat ne zamanki yavaş yavaş yürümeye, konuşmaya, tuvaletini kontrol edebilmeye başlar; orada gücünü hissetmeye de başlar. Artık annesinin haricinde kontrol edebildiği şeyler vardır. Bu his ona her şeyi yapabilecekmiş ve istediği her şeye sahip olabilecekmiş gibi gelir. Çocuk inatla her şeyi kendi yapmak ister, anne babasının müdahalelerine direnç gösterir, kendi bildiği ve istediği şeyin dışına çıkmak istemez.  Buna kavramsal açıdan narsistik tümgüçlülük denir. 2-3 yaşlarındaki bir çocuğun gelişimsel olarak yaşadığı, normal bir dönemdir. Ancak bu dönemde ebeveyn tutumlarıyla bazı kırılmalar gerçekleşmediğinde ya da ebeveyn de çocukla inatlaşmayı sürdürdüğünde aynı narsistik tümgüçlü duyguların yetişkinlikte de sürdüğünü görebiliriz. Her şeyi yapmaya çalışan, kimseden yardım istemeyen, herhangi bir yardımın ya da müdahalenin bir tür saldırı gibi algılanması yetişkin bireylerin de yaşayabildiği duygulardır. Bu durumun bir yüzü, kontrol etme ihtiyacından doğar. Erken dönemlerde ihtiyaçları görülmemiş, karşılanmamış ve hep bir ötekine göre hareket etmek zorunda kalmış bir birey, kendi alanını oluşturabilmek için gücünü ispat etmek zorunda kalır. Tabiri caizse, “onun her şeye gücü yeter ve başkasının yardımına ya da müdahalesine ihtiyacı yoktur”. Başkasının yardımına açık olmak, sanki pasif bir alıcı gibi hissettirir. Güçlü olma zorundalığı, kendi hayatının aktif bir öznesi olma işlevini görür. Geçmişte kendi ihtiyacı görülüp anlaşılmadan sürekli farklı farklı dayatmalara maruz kalan kişinin, kendini var etme çabasıdır. Bu durum küçük yaşlarda, ergenliğin sonuna kadar normaldir. Ancak yetişkinlikte denge kurulamadığında, bu güçlülük yorgunluğa, gerginliğe ve ilişkilerinin bozulmasına yol açar.

Bununla birlikte bu kişiler, muhatap olduğu insanların arzu ve beklentilerini gayri ihtiyari yok sayabilirler, onların ihtiyaçlarını fark edemezler ve bu sefer onlar bu kişilerin hayatında pasif birer alıcıya dönüşür. Bu bir döngü gibi geçmişten bu yana kendini tekrar eder. Temelde de kontrol duygusu vardır. Oyuncular değişir ama hikaye kalır.

Bu, gelişimsel açıdan yapılan bir değerlendirmeydi. Bir de bu konuya nesne ilişkileri açısından da bakabiliriz.

Yine, hikayeyi biraz daha eskiden alacağız. Bir bebek dünyaya geldiğinde adeta bomboş bir kanvas gibidir. Ne annesini bilir, ne babasını, ne de içinde bulunduğu kültürü, doğruları ve yanlışları bilir. Ona annesi ve babası işaret edilir ve bebek anne babanın evladı haline gelir. Bundan sonra anne ve babası neyse ona dönüşecektir. Çünkü bu uyumlanma ve dönüşüm, insanlığın doğasında vardır. Bizler hayata tutunmak için ilk sevgi nesnemiz olan annelerimize bağımlıyızdır. Onun gözünde ne görürsek, kendimizi öyle biliriz. Annemiz bize sevgiyle bakarsa, sevilebilir olduğumuzu biliriz. Annemiz bize sıkılarak, bıkarak bakarsa, kendimizi sıkıcı ya da ayak bağı biliriz. Annemiz bize kaygıyla bakarsa, her an tehlikenin olabileceğini ve hayatı çok güvensiz bir yer biliriz. Kendimize dair duygularımızın her biri, annenin gözünde gördüğümüz şeydir. Dahası, buna öyle ihtiyaç duyarız ki onu kaybetmemek için her şeyi yapmaya hazırızdır. Aile ilişkilerinin ne kadar bozuk, sağlıksız, kötü duygularla dolu bir yer olduğunun pek bir önemi yoktur. Bir çocuk anneden gelecek bakıma, ilgiye, görülmeye öyle muhtaçtır ki o ortama bir şekilde uyumlanır. İşte sürekli güçlü olmak zorunda hissetmek de böyle bir dinamik içinde oluşur.

Bazen anne ve babanın kendi ihtiyaçları o kadar fazla ve yoğundur ki, o evde çocuğun ihtiyacını giderebilecek sağlam bir yetişkin yoktur. Bu çocuk, ihtiyaç ortaya çıkarmamayı öğrenir. Çünkü ne kadar ihtiyaçsız olursa, ne kadar kendi kendine yetebilirse, ancak o kadar ebeveynleriyle ilişki kurabilmiştir. Böyle evlerde çocuklar, daha büyümeden anne babalarının ebeveyni oluverirler. Kendi ihtiyaçlarının olması suçlu ve bencil hissettirir. Suçlu ve bencil olmamak için güçlü olmak gerekmiştir. Oysa o zamanın koşulları ve ihtiyaçlarıyla, bugünün koşulları ve ihtiyaçları çok farklıdır. O zamanlar kendini korumak için takılan zırhlar, hayatta kalma yöntemleri, bugünün ihtiyaçlarına uymayabilir. Uymadığında da hayatın işlevselliği bozulur. Bir şeyler bir yerlerde yanlış gidiyordur. Tüm yük omuzlara alınmış, her şeye gücü yeten ve kimseye muhtaç olmayan o kişi olunmuştur, fakat yine de kişi tatmin değildir, yine de problemler hiç eksik olmaz. Belki de sorun, bugünün ihtiyaçları ile geçmişin ihtiyaçlarını ayırt edememekten geliyordur.

Dedim ya, herkesin cevabı kendi hikayesinde gizlidir. Hikayelerse anlamlandırılmayı bekler ki boşluklar kapansın, “neden hep böyle oluyor?” soruları cevap bulsun.

Klinik Psikolog Sümeyye Üstün

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir